Selvi Boylum Al Yazmalım/Sevgi Neydi?
25 Nov 2009
Mary and Max (2009)
22 Nov 2009
Yapım:2009 ~ Avustralya
Tür:Animasyon, Dram, Komedi
Yönetmen:Adam Elliot
Senaryo:Adam Elliot
Yapımcı:Melanie Coombs
Görüntü Yönetmeni:Gerald Thompson
Müzik:Dale Cornelius
“Ama arkadaşlar iyidir”
Benim gibi anime film sever olmaya yolunda hızla ilerleyen biri için izlenebilecek en iyi filmlerden biri oldu Mary and Max. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan küçük Mary’nin Amerika’da bebeklerin kola şişesinden çıkıp çıkmadığının merakını celbetmesi sebebiyle başlayan bir mektup arkadaşlığının hikayesi . “Hayal gücünün sınırlarını zorlamak” sözü filmin geneli için de sarfedilebilir hiç şüphesiz. Hatta bu yönüyle filmden hafif bir Amelie tadını da almanız pek muhtemel.
Mary 8 yaşında Avusturalyalı bir kız çocuğudur. Tek arkadaşı en sevdiği çizgi dizideki Nobletler‘dir. Birde bir yerlerden bulup buluşturduğu deniz kabuklarından, sakız paketlerinden, akşam yemeklerinden kalan tavuk kemiklerinden yaptığı oyuncakları…En büyük hayali büyüyünce Earl Gray adında biriyle evlenmektir. Earl Gray babasının yıllarca çalışıp emekliye ayrıldığı çay şirketinin de adıdır aynı zamanda-alakayı siz kurun-. Filme dikkat çekici diğer bir karakter de hiç şüphesiz başta kendine has tarzıyla akıllara durgunluk veren annedir. Shery marka alkol şişesini elinden düşürmeyen, kriket maçı dinlemeye bayılan histerik, ilgisiz bir anne modeli. Zaten kopan düğmelerin yerine mandal takma fikri onun pratik aklının ama aynı zamanda da baştan savma tavrının en önemli göstergesi. Her annenin, anne olma insiyatifini kullanarak edindiği hakkkını biraz suistimal etmiş gözükse de neticede bir anne ve anneler her zaman haklı. Yine de kızına bebeklerin bira şişesinden çıktığını ve Shery marka içkiyi , her gün test etmek amaçıyla içtiğini söyleyerek kandırmakla, ipin ucunu az da olsa kaçırmış olduğunu söylemek mümkün.

Filmdeki bir diğer karakterse Mary‘in mektup arkadaşı Max. Max obeziteyle boğuşan, zaman zaman krizler geçiren, en keyif aldığı şeylerden biri olan ekmek arası çikolataya bayılan, bazen şizofrenik hallere bürünen, belediyeye aklına gelen her fikir ya da öneri için mektup yazan, -ki en aklıma yatanı; körlere ucu sivri bastonlar verilerek sokakta yürürlerken bu sayede de yerdeki çöplerin toplanmasının sağlanması fikiriydi- Max de ne tesadüftür ki küçük Mary gibi yalnız birdir ve yine ne büyük tesadüftür ki onun da en sevdiği çizgi dizi Norbitler‘dir. Norbitler‘i görüntüsü olmayıp sesi olan bir televizyonla, sesi olmayıp görüntüsü olan başka bir televizyon aracılığıyla izlemesi de filmde çok sık karşımıza çıkan hoş enstantelnelerden biriydi.
Neticede bu iki kişin arasından yaşanan duygu dolu ve komik serüvenin sizde de oluşturacağı duygu buruk bir duygu olacaktır eminim. Zaaflarımız, korkularımız, düşler hayaller ve en önemlisi de arkadaşlık üzerine ders verme amacını da açıktan belli eden bir film Mary and Max.
8.5/10
Eylül
20 Nov 2009
“o zaman Suat’a da hayatının şu devresi kendi ömrünün, kendi kadınlık hayatının eylülü gibi geldi. Eylül… birkaç gün hava ne kadar güzel olsa bu kadarcık fâni güzelliğe bile minnettar olmak lâzım gelen bir ay! içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, o güzel havaların, devamlı yazın artık nasıl geçmiş, sadece bir mazi olduğunu hissettiren bir esef ve hasret ayı… onun hayatı da böyle değil mi idi?”
Mehmet Rauf ~Eylül
Biraz anla biraz dinle biraz da sev !
18 Nov 2009
The Sound of Silence~The Graduate Soundtrack
12 Nov 2009
Bir döneme özellikle müzikleriyle ve Dustin Hoffman‘ın muhteşem performansıyla damgasını vurmuş bir film…Aşkın 500 Günü filminde Tom ve Summer‘ın çok sevdiklerini söyledikleri filmin de ta kendisi The Graduate. Yüzlerdeki “ee şimdi n’olucak” ifadesine dikkat lütfen!
Hello darkness, my old friend
I’ve come to talk with you again
Because a vision softly creeping
Left its seeds while I was sleeping
And the vision that was planted in my brain
Still remains
Within the sound of silence
In restless dreams I walked alone
Narrow streets of cobblestone
‘Neath the halo of a street lamp
I turn my collar to the cold and damp
When my eyes were stabbed by the flash of a neon light
That split the night
And touched the sound of silence
And in the naked light I saw
Ten thousand people maybe more
People talking without speaking
People hearing without listening
People writing songs that voices never shared
No one dared
Disturb the sound of silence
“Fools,” said I, “you do not know
Silence like a cancer grows
Hear my words that I might teach you
Take my arms that I might reach you”
But my words like silent raindrops fell
And echoed in the wells of silence
And the people bowed and prayed
To the neon god they made
And the sign flashed out its warning
In the words that it was forming
And the sign said “The words of the prophets are written on the subway walls
And tenement halls
And whispered in the sound of silen
Ağladığın gecelerde şarkılar söyle kurtulursun
10 Nov 2009
Marla Singer
06 Nov 2009
Cenab-ı Aşk’a Dair
03 Nov 2009
500 Days Of Summer ~ Aşkın (500) Günü
30 Oct 2009
Tür : Komedi / Dram / Romantik
Gösterim Tarihi : 9 Ekim 2009
Yönetmen : Marc Webb
Senaryo : Scott Neustadter , Michael H. Weber
Görüntü Yönetmeni : Eric Steelberg
Müzik : Rob Simonsen , Mychael Danna
Yapım : 2009, ABD , 95 dk.
Oyuncular
Joseph Gordon-Levitt (Tom Hansen) , Zooey Deschanel (Summer Finn) , Geoffrey Arend (McKenzie) , Chloe Moretz (Rachel Hansen) , Matthew Gray Gubler (Paul) , Clark Gregg (Vance)
Bir erkekle bir kadın tanışır
Romantik komedi tür olarak benim sinemada çok da izlemeyi tercih ettiğim bir tür değildir aslında. Hafta sonu arkadaşlarla sırf “çerez niyetine” gidip eğlenebileceğimiz, “saksıyı” çok zorlamayacağımız, bitiminde de aklımızı çok kurcalayıp, kafada çok yer etmeyecek bir film izleyelim istedim.

Fakat durum hiç de benim düşündüğüm gibi olmadı. Filmin ta en başında üçüncü anlatıcının; “Bu film sizin düşündüğünüz gibi bir erkekle bir kadın tanışır filmi değil” demesiyle beni baştan alaşağı etti. O an itibariyle anladım ki sıradan bir romatik komedi izlemeyecektim.
Tom mimarlık eğitimi alan fakat hayatını bir şirkette metin yazarı olarak sürdüren, aşka ve ilişkilere henüz inancını yitirmemiş bir romantiktir. Aşk için umtularının tükendiği bir dönemde “hayatının aşkı”olabileceğine inandığı Summer‘la tanışır ve Tom kara sevdaya tutulur. Summer ise aşka inanmayan ve ilişki kavramına hemcinslerinden çok ayrı bakan bir kızdır. Tom için başta ilişkilerinin bir adı olmaması bir problem yaratmaz ama ateş bacayı sardığında, başka bir ifadeyle iş ciddiyete bindiğinde “beraber takılıp iyi vakit geçiriyoruz ötesi berisi ne gam fikri” kabul edilebilir gelmez. Zaten filmin konusunu da ikili arasındaki bu çatışma oluşturuyor. Düşünün, bir tarafta hayatının sonuna kadar sevdiği kadınla olmak isteyen aşık bir genç, diğer tarafta “sana hiç bir şey için söz veremem. Yarın uyandığında yanında olmayabilirim.” diyen, bağlanmaktan korkan bir kadın…
Neticede konu itibariyle çok zengin ve özgün sayılmaz. Özgünlüğünü ve zenginliğini zamanlar arasındaki geçişin filme kattığı o müthiş dinamizm oluşturuyor. Aşkın 5oo gününü baştan sona doğru , rutin bir şekilde ilerlemiyor. Bu açıdan sahneleri birleştirme işi biraz seyriciye düşüyor.
Anti parantez “beklentiler” ve “realite” üzerine ekranın ikiye bölünmesiyle eş zamanlı olarak gösterilen bir sahne de yine filimin can alıcı ve “can acıtıcı” sahnelerinden biri olarak değerlendirilebilir. Komedi öğelerinin , türünün benzerlerine göre daha kaliteli ve akıllıca durduğunu da söylemekte fayda var. İşin en ilginç yanı filmin başta aşk hakkında seyirciye bir kıssadan hisse verme gibi bir derdi varmış gibi gözüküyor. Fakat film sonunda, başta idea ettiği şeyin aslında hiç de öyle olmadığını söyleyip bir nevi kendini haksız çıkarıyor. Tabi bu yine de filmin kıssadan hissesini oluşturuyor.
Neticede, en iyi romantik-aşk filmi listeme kendine iyi bir girişle yer edinen bir film oldu benim için 500 Of Days Summer.
9/10
ey gün yüksel !
zerrecikler dans ediyor evren O’na şükretmek için dans ediyor.
canlar çoşkuyla mağlup olmuş bir şekilde
kendinden geçmiş dans ediyor
kulağına fısıldayacağım danslarının onları nereye götürdüğünü
havadaki ve çöldeki bütün zerrecikler iyi bil ki,
onlar deli görünürler
her bir zerre mutlu ya da bedbaht,
güneşin düşkünü olurlar
hiç bir şey söylenemeyecek olanın …
çaylak !
18 Oct 2009
…ve sen kuş olur gidersin
11 Oct 2009
Eden Lake ~ Kan Gölü 2008
05 Oct 2009
Tür : Gerilim / Korku
Gösterim Tarihi : 14 Ağustos 2009
Yönetmen : James Watkins
Senaryo : James Watkins
Müzik : David Julyan
Yapım : 2008, İngiltere , 91 dk.
Oyuncular
Kelly Reilly (Jenny) , Tara Ellis (Abi) , Jack O’Connell (Brett) , Finn Atkins (Paige) , Jumayn Hunter (Mark) , Michael Fassbender (Steve)
Hafta sonu tatili için şehirden uzak,sessiz bir gölün kıyısında kamp yapmayı seçen Steve ve kız aradaşı Jenny için bu gezi, bir grup kendini bilmez serseri yüzünden cehenneme döner. Tanıdık bir konu özeti gibi gelebilir. Hatta gidişatı tahmin edilebilir bir film gibi de durabilir. Öyle de…Yer yer şaşırtsa da,ters köşe yapsa da, kendi türlerinden şekil itbariyle ayrılmaktan kurtulamıyor.

Her şey mesut çiftimizin provoke edilmek için fırsat kollayan, sorunlu çocukların oluşturduğu bir çeteye “bulaşma” gafletini göstermesiyle başlıyor. Çift etrafına saldırgan davranan bu gruba başta çok bulaşmak istemese de gelişen olaylar bir şekilde onları karşı karşıya getiriyor. Zevkine huzur bozmak için fırsat kollayan bu küçük çetenin başlatttığı küçük masum olmayan oyun artık kendilerinin de sonunu çok kestiremedikleri bir savaşa dönüşüyor. Artk huzur bulmak için gelinen bu güzel göl kıyısının, huzurun çoktan kaçtığı bir kan gölüne dönmesi an meselesidir.

Ne bu şiddet bu celal ?
Film çocukluk ve masumiyet ilişkisini alaşağı etmesi açısıdan rahatsız edici. Hatta bu ve benzeri açılardan sınırları zorladığı bile söylenebilir. Bu sebeple izleyende sinirleri bozma etkisi yaratması amaçlanmış gibi gözüküyor. Eden Lake, şiddete başvuran çocuklara “bir gurup kendini bilmez serseri” deme lüksününü vermiyor. Filmi ilginç kılan, hatta daha ötede rahatsız edici yapan tarafı da bu zaten. Kendini bilmemekten hatta, kendini kaybetmekten öte, daha derin psikolojik ve sosyolojik problemlerin yarattığı çocuktan evrimleşen, şeytana bile şapka çıkartan cinsten davranışlarda bulunan bu canavarların, nasıl bu denli insanlıktan çıkabileceğini anlamakta çok güçlük çeksek de, film yer yer çocukların bu kıvama nası gelebileceklerini, ebeveynleri üzerinden göstermeye çalışıyor. Fakat topu tamamen aileye ve aile yapısına atmıyor. İnsan ve içindeki şiddet duygusunun sınırlarını da kendince gösteriyor hem de son zerresine kadar. Filmi çok rahatsız edici bulduğumu söyleyebilirim. Yönetmenin seyriciye geçmesini istediği duygu da buydu sanırım. Bu açıdan amacına ulaşmış gibi gözükse de, başta da dediğim gibi kestirilebilir olay örgüsüyle ayrı bir yere koyabileceğim bir film değil Eden Lake
6/10
Meksika Sınırında Fajita yemek
29 Sep 2009
Bilen bilir Happy Moon’s meksika yemekleri yapan harika bir kafe. Doyurucu akşam yemekleri için benim gibi şık restorantlardan ziyade daha “salaş” ,rahat yerleri tercih edenler için biçilmiş kaftan bir mekan. Uzun süredir merak ettiğim bir tatdı Fajitas. Happy Moon’s a yolum düşer düşmez lezzet testi yaptım ve çok beğendim.
Meksika yemeklerini tadmaya devam…


















